Koşular varlığında özgür değiliz diyor Dr. Franklin. Ama koşullara
karşı alacağımız tavır konusunda özgürüz.
İnsan hiç yeterince cesur olamıyor. Tüm evrimini korku
üzerine tamamlamlayarak varlığını
sürdürüyor olduğu için belki de. İç sesini duymak istediği gibi okuyor. Aynaya bakıyor,
ne kadar da güzel, kendine hayran, O’na hayran. Sonra aldatıldığını fark
ediyor. Hem de kendi tarafından. O saatten sonra başına gelecek en güzel şey fark
etmek oluveriyor. Aksi haldesi mümkün olsa , yani biri çıksa ve duyabileceğin
kadar net bir sesle anlatmaya kalksa seni; yani ayna olsa ,geçek ayna, hadi gel
dese, önce egonu gömelim tüm gece şafağa devam ederiz savaşmaya dese, geriye “sen”
kaldığında sevişelim dese ve egomuzu gömsek, ama sahiden, usulüne göre gömsek…
Benimle hiç konuşmuyordu, ne izlediklerim, ne dinlediklerim
ne de okuduklarım hatta Oğuz Atay bile hiçbir şeyi değiştirmiyordu. Yani hayatı
intikam alır gibi yaşıyor oluşumuzu.
Epey sevdiğimi sandığım bir kadın nefret dolu iç çekişlerime
karşılık şöyle sordu geçen gün.
-Biter
mi? Ödeşir miyiz?
-Sanmam.
Tüm duymadıklarım senin sessizliğindi. Artık asla yalnız kalamayacağım.
-Peki,
nasıl alacaksın intikamını?
İç sesime karışan bas bariton bir fısıltı yolunu hiç kaybetmeden
serbest bir çığlığa dönüşerek,
-Unutmayacağım
diyorum. Yeter mi?
Fiziksel acıdan bağımsız bir bilinç mümkün. Ölüm içgüdüsüyle
ve gelecek kaygısıyla çatışan. Gerçeğe yakın bir bilinç. Ben ona inanıyorum. İnancım
kaynağını yolsuzluktan alıyor. Neredeyse her şey mümkün ulaşmayı planladığım o
sakin noktada. Her şey beynimde bir yerde tekrar hayat buluyor. Mucizem bu. Unutmuyorum…
Ama hatırlamıyorum da. Kurguluyorum… Tekrar ve tekrar. En az herkes gibi. Sıfıra
varana kadar çoğalıyorum. Sevdiğimi sandığım kişiye diz çökerek “-alacağım
intikamını” derken aklımdan neydi geçen bilmiyorum. Şimdiyse varoluşçuların gölgesi
olmaktan kaynaklı optimist boşluğun “absürt” lüğünü üzerimden atamıyorum.
Hayallerim için girişmekten korktuğum savaş yoruyor beni,
yaşadıklarım değil. Doktorum haklı, herkes mutlu olsun diye yaşıyorum kendimi
bir köşeye bırakıp. Sözüm ona “kültür” ün azgın azı dişinin oralardayım.
Birazdan başınıza gelecekleri bir düşünün zamandan kendinizi
arındırıp. Diyelim ki sevdiğiniz biri var. Sevdiğini söyleseniz hemen akşama
bebeğiniz olsun isteyecek. Sussanız zaten ölmüş olacak. Birbirine karışmış
hayatları kıskanıyorum. Ölü insanları kıskanıyorum. Ne karışabiliyorum ne de ölebiliyorum.
Benim tavsiyem başkalarının sözlerini kullanmadan yeniden
yaşamak. Bize ait olanı hiç tereddüt etmeden geri almak. Bence o zaman
dinlediğimiz sessizlikle kişisel tarihimiz üzerindeki şüpheyi ortadan kaldıra biliriz.
Başı öne eğip, elleri cebe atıp gitmek mesela; tüm özgürlüğün yükünü
omuzlarında taşıyıp. Hayır deyip kabullenmek mesela onu asla bulamayacağını. Başkalarının
hikayesine uyanmayı bırakmak mesela. Onu bitirmek. Henüz tamamlanmadan
çürümemek için bitirmek.